Bu yazı toplam 4543, bugün ise 2 kez okundu.
Röportaj: Zeynep Seymen
“Güneş hayatın doğusunu simgeler. Medeniyetlerin doğuşunu… Doğanın canlanışını… Güneş benim doğduğum topraklardan, Doğudan, Mezopotamya’dan doğar. Bütün dünyayı aydınlatır” der sanatçı. Yaşadığımız topraklardaki yaşamlara, efsanelere yüz çevirmemiz gerektiğini, çünkü her yerin her yasamın ayrı bir değer olduğunu anlatmaya çalışır. Güneşin İzindeki efsanelerini tuvallerine nakşeder ve kendi coğrafyamızın güzelliklerini hem bize hemde dünyaya resimleriyle aktarmaya çalışır.
Bu ayki sayımızda (Bkz. Sanalkurs E-Dergi Sayı: 3) Günümüz Türk resminin değerli sanatçılarından Ahmet Güneştekin’le yaptığımız röportajımızla karşınızdayız.
Ahmet Bey, resim serüveninize nasıl başladınız? Birçok kisi ilköğretimin ilk yıllarında doğru dürüst resim bile yapamazken, siz 9 yasında yağlıboyaya başlamışsınız.
4-5 yaslarında resme başladığım söyleniyor aile fertlerim tarafından. Elime geçen her fırsatta resim çizmişim. Böylece resim hayatımın vazgeçilmezi, çocukluğumun oyunu oldu. İlkokul üçüncü sınıftayken, okullar arası bir resim yarışmasında birinci oldum ve birtakım ödüller aldım. Aldığım ödüllerden en önemlisi bir yağlı boya setiydi. Yağlı boya ile tanışmam böyle bir tesadüf ve şansla oldu. O gün bugündür devam ediyorum.
Etrafımda resimle ilgilenen kimse yoktu ama ailem sürekli destekledi. Ben yedi kardeşin en küçüğüyüm, bütün ağabeylerimin okuyor olması da benim için ayrı bir şanstı. Onlardan çok destek gördüm.
Efsanelerin peşinden gittiğiniz “Güneşin İzinde” adlı bir program yapıyorsunuz. Bu programı yapma fikri nasıl oluştu, başlamaya nasıl karar verdiniz? Sizi efsanelere yönelten güç neydi? Efsanelerin sizin nazarınızda anlamı nedir?
Resimle veya sanatın başka bir dalıyla ilgilenen herkesin yaptığı ilk iş, yüzünü Batıya dönmektir. Sanatta Rönesans yaşamış bir Batı söz konusu burada, bunda bir yanlışlık yok aslında.
Fakat bu yönelme, Batının elli yıl, yüz yıl önce yapıp tükettiğini, yeniden keşfetmiş gibi yapmaya dönüşünce yanlışlık burada başlıyor. Ben ise tema ve içerik olarak, doğduğum topraklardan, doğduğum topraklardaki kültürlerden, uygarlıklardan, mitlerden ve efsanelerden beslenmenin daha doğru olacağını düşündüm. Bunlarla büyümüştüm çünkü… Araştırmaya, öğrenmeye yöneldim. Anadolu’yu dolaştım. Yıllar sonra da bu birikimleri bîr televizyon programına, bir belgesele dönüştürmeye karar verdim. Güneşin İzinde böylece doğmuş oldu.
“Güneşin İzinde” adlı programınızın geçmiş ve yeni sezonundan biraz bahseder misiniz?
Güneşin İzinde bir sanatçının gözüyle Anadolu’nun hikâyesi aslında. Ana fikri bu. İlk dönemi TRT l’de geçti. 13 bölümlük İlk dönem oldukça ses getirdi. Gittiğimiz şehirlerde kültürel izlerin peşine düşüyor, bunları oralardaki zanaatçılarla birlikte işliyorduk. Yoğun ilgi gören, kamuoyunda sevilen programa bir süre ara verdik. Şimdi ikinci dönemi yayına hazırlanıyor. Yeni versiyonu ise ilkine göre oldukça gelişmiş durumda. Kadromuz oldukça güçlendi ve büyüdü. Yeni formatlar eklendi. Gittiğimiz, zanaat aldığımız Anadolu’ya da çağdas sanatı taşımaya karar verdik. Gittiğimiz her yere, çağdas Türk sanatının önemli bir ismini de beraberimizde götürüyor ve tarihi bir mekânda sanat performanslarına imza atıyoruz. Yeni dönem çok yakında izleyicisiyle buluşacak.
“Güneşin İzinde” programıyla 4 bin köy, birçok kasaba ile şehirlere gittiniz, çocuklarla ve zanaatkarlarla beraber çalıştınız. İnsanların tepkileri nasıldı? Sizde nasıl etkiler bıraktılar?
Aslında ben Güneşin İzinde belgeseline başlamadan cok önce Türkiye’yi karış karış dolaşmaya başlamıştım. Bir inziva dönemiydi bu benim için. Sanat piyasasından çekilip, atölyeme
kapanmıştım. Yaptığım tek sey seyahallere çıkmaktı. Tıpkı bir seyyah gibi il il, kasaba kasaba, köy köy dolaştım. Gittiğim her yerde, hikâyeler, efsaneler dinledim, onları derledim. Zanaatkarla çalıştım, böylece fikirsel bir arınma yaşamış oldum. Sonra da geri dönüp, sanat camiasında büyük ses getiren bir çıkış yaptım. Güneşin İzinde belgeselini yapmaya başladığımızda ise zaten daha önce gittiğim, gördüğüm yerleri bu sefer izleyiciyle de paylaşmaya başladık. İnsanların ilgisi çok büyüktü. Yerel yöneticiler, sivil toplum örgütleri, eğitim kurumları ve yerel sanatçıların ilgisi çok büyüktü. Yaptığım iş, orada olan bitene ayna tutmak çünkü. Bu da herkesin isteyeceği bir şey.

Birçok efsanenin resmini yaptınız, bu efsaneler içinde sizi en çok etkileyen, resimlerken en zevk aldığınız efsane hangisiydi?
Bu soruya cevap vermek cok zor. Her coğrafyada ayrı bir hikâye, ayrı bir renkle karşılaşıyorum. Her hikâyenin beni etkileyen veya benimle buluşan ayrı bir tarafı var. Mutlaka her hikâyeden kendime ait bir nokta buluyorum. Bir efsane üzerine yoğunlaşmak neredeyse imkânsız. Ama beni en çok etkileyenleri sayabilirim: Şahmaran, Melek-Tavus, Zümrüd-ü Anka ve Pegasus.
1990 yılından sonraki çalışmalarınızda yer alan ve “Güneşin İzinde” programınızın simgesi olan stilize güneş simgesinin özel bir anlamı var mı sizin için? Neden güneş?
Güneş hayatın doğusunu simgeler. Medeniyetlerin doğuşunu. Doğanın canlanışını. Güneş benim doğduğum topraklardan, Doğudan, Mezopotamya’dan doğar. Bütün dünyayı aydınlatır. Bir de bu topraklarda, kadim zamanlarda atalarımızın güneşi hep kutsamışlar, iyiliğin, aydınlığın, yeni bir günün, yeni bir başlangıcın sembolü olmuş. Benim için de aynı anlamı taşıyor.
“Kâinatın Yedi Sırrı” adlı serginizden biraz bahsedebilir misiniz? “Kâinatın Yedi Sırrı” neyi ifade ediyor?
Kâinatın Yedi Sırrı, sergideki bir eserin adıydı aslında. Yedi parçadan oluşan devasa boyutlarda bir eserdi bu. Sergi Contemporary (Uluslararası Çağdas Sanat Fuarı) İstanbul Fuarındaydı. Türkiye’den ve dünyadan birçok önemli sanatçının katıldığı fuarda bizim sergimiz ilk üçe girdi. Çok büyük bir ilgi ve destek gördü. Kâinatın Yedi Sırrı’nın ne olduğunu ise sergide bir metinle belirtmiştik. O metni burada paylaşmak istiyorum:
“Bugün, Pazar. Yedinci gün.
Ne zamandır uyumadım? İnsan, yedi gün uyanık kalabilir mi; hiç uyumadan?
Düşünde tam yedi kez gördüğü bir meleği, bir daha görmek için!
Kaç sırrı var kâinatın?
Yedi mi? Yetmiş yedi mi? Yedi yüz yetmiş yedi mi?
Yedi günde yaratıldıysa dünya!”
Anlatıyordu ressam, sayıklıyordu belki de… Yedi gün, yedi düş görmüş,
kainatın yedi sırrına vakıf olmuş ve bu sırrın altında ezilmişti; yedi ay, yetmiş yedi gün…
“Anlatmalıyım” diyordu, hiç durmadan… “Anlatmalıyım!”
Kâinat yediye bölündü. Adem ile Havva yaratıldı. Peki ya Melek? Yedi bin yıl cehennemde kalmış, pişmanlıktan hep ağlamış, yedi küp gözyaşı dökmüş yedi bin yıl boyunca, cehennem ateşini gözyaşlarıyla söndürmüş melek. Melek-i Tavus. Yediyi bulmalıydı cennette ressam. “Elma” dedi, yasak meyve… Elmayı Adem ile Havva’ya sunan yılan.. Ve tanrılar meyvesi üzüm… Güneş de tanıktı olanlara…
Yedinin peşine düştü, yedi ay, yetmiş yedi gün…
Tanrı, dünyayı yedi günde, yedi melekle birlikte yarattı… Gökyüzünü, ayı,
güneşi, toprağı, suyu, cenneti ve cehennemi yarattı… Nuh, İbrahim, İshak, Yakup, Musa, İsa ve Muhammed yedi çobandılar… Hayat ağacı yedi dallı ve
yedi yapraklıydı…
Döndü ressam yüzünü kadim topraklara, yedi defa yüz sürdü her bir ize, her bir işarete… Mezopotamya… Gökyüzünün, ayın, güneşin, toprağın, suyun, cennetin ve cehennemin toprakları… Değil mi ki, Mezopotamya’nın kalbi Dicle ve Fırat yedi kola ayrılmaktaydı…
Ve Nebi; Nuh Nebi, yedi bölümden oluşan gemisini yedi günde yapmıştı. Yedi gün boyunca yedi tufanı karşılamıştı o gemi.
Simurg, peşine taktığı kuşlarla, yedi dağı, yedi vadiyi aşmıştı. Anka, yedi
kez doğmuştu küllerinden ve ancak yedinci doğumunda erişmişti ölümsüzlüğe.
Gılgamış… Uruk’un kralı… İnsanlık için savaşmıştı, ölümsüzlük için… Yedi gün, yedi gece hiç uyumadan denizin altında aramıştı sonsuz gençlik veren otu. Yedi yaprakla su yüzüne çıkarken, yedi yılan beklemekteydi onu.
Ve nakşetmeye başladı ressam… Yedi dengbej her gece divan kurup, yedi klam söylediler. Yedi bilge gördü rüyasında… Yetmiş yedi sırra vakıf…
Yedi ay sürdü çabası ve yetmiş yedi gün…
Yedi parçalı bir resim çıktı ortaya…
‘Kâinatın Yedi Sırrı’
Batman doğumlusunuz, doğduğunuz şehirde sanatla ilgili projeleriniz var mı? Etkinlikler gerçekleştirdiniz mi?
Batman’a bağlı Hasankeyf mağaraları vardır. Mezopotamya’nın en eski yerleşim yerlerindendir. Buradaki mağaralar hep ilgimi çekiyordu. 2004 yılında belki de dünyada bir ilk olan sanat performansına imza attım. Mağarada resim sergisi açtım. Çağdaş sanatı doğduğu yere, yani mağaraya götürmüş oldum. İlk kişisel sergimi orada açmıştım. Sonrasında da birçok kültür sanat faaliyetine katıldım ve sergiler açtım. Ama en büyük hayalim, doğduğum şehirde dev bir sanat atölyesinde, Türkiye’den ve dünyadan sanat adamlarını da ağırlayarak, üretmek.
Sizce resim yapmak yada sanat öğretilebilir mi?
Resim yapmak ile ressam olmak arasında ince bir çizgi var. Biraz yeteneği olan ve eğitim alan herkes resim yapabilir. Fakat ressam olmak beraberinde yaratmayı, ortaya yeni bir yorum koymayı gerektirdiği için, öğretilebilir bir şey değildir. Sanatın bütün dalları için geçerli olduğunu düşünüyorum bunun. Hangi alan olursa olsun görsellik, tasarım çok önemli.
Sizce insanlar bu konuda kendilerini nasıl geliştirebilirler?
Biz söz üzerine kurulu bir kültüre sahibiz. Bu yüzden ne yazık ki görsellik dünyanın diğer yarısına göre bizim yarımızda daha az gelişmiş. Bu görmek ve gördüğünü algılamakla ilgili, John Berger çokça bilinen Görme Biçimleri kitabında şöyle der: “Görme konuşmadan önce gelmiştir. Çocuk konuşmaya başlamadan önce bakıp tanımayı öğrenir.” Bu böyle olmasına rağmen, birçok farklı nedenden dolayı görsellik bizde çok yenidir. Tasarım ise görselliğin estetize edilmiş halidir, bir sonraki adımıdır. Bu noktada gelişebilmenin yolu, araştırmaktan, okumaktan ve öğrenmekten geçiyor tabii ki!
Genç yeteneklere desteğe her zaman açık olduğunuzu belirtiyorsunuz, size sorular soran, fikir danışanları karşılıksız bırakmıyorsunuz. Sanalkurs’taki gene yeteneklere neler önerirsiniz?
Çalıştıkları ve ürettikleri alanla ilgili her türlü bilgiye sahip olmaları gerekiyor. Durmadan araştırmak gerekiyor. Sizden önce yapılanlardan haberdar olmanız gerekiyor. En önemlisi de sürekli gelişmeleri gerekiyor. Bir de çalışmak, yılmadan, bıkmadan, usanmadan çalışmak. Yönlerini kendi kültürlerine dönmekten de korkmasınlar. Çünkü her insan en iyiyi genetik kodlarından hareketle üretebilir.
Vakit ayırdığınız bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz.
AHMET GÜNEŞTEKİN KİMDİR?
22 Aralık’ta Batman’ın Garzan işçi kampında dünyaya gelir Ahmet Güneştekin… Çok küçük yaşlarda başlar resme olan tutkusu. İlk ödülünü de ilkokul 3′e giderken 9 yaşında alır. Ve ilk yağlı boya ile tanışıklığı da o zaman olur. Sonrasında devamlı olarak çalışmalarını sürdürür sanatçı. Bunun yanında edebiyata olan ilgisi de daha o yaşlarda belirir. Lise yıllarına gelindiğinde okulun salonunda ilk kişisel resim sergisini acar. Mezuniyetinin hemen ardından Mimar Sinan Üniversitesi’ndeki yetenek sınavlarını kazanarak okula girmeye hak kazanır. Fakat buranın kendini geliştirmeyeceğini hissedip çok geçmeden üniversiteyi terk eder. Batman’a dönerek çalışmalarına kaldığı yerden devam eder. 1991 yılında tekrar İstanbul’a gelir ve buraya yerleşir. Bir süre ticarete atılır sanatçı ama sonrasında resme geri dönüş yapar. 1997′de Beyoğlu’nda ilk atölyesini kurar, karma ve kişisel birçok sergi acar. 2003 yılında AKM’de açtığı ‘Karanlıktan Sonraki Renkler’ sergisi ile sanat dünyasında adından giderek söz ettirir. Eserleri yurt içi ve yurt dışındaki önemli koleksiyonlara girer. Aynı zamanda Coşkun Aral’ın yönettiği “Haberci” belgeselinin sanat yönetmenliğini üstlenir. Anadolu’nun onlarca şehrinde açık hava sergileri açarak kırılması güç bir rekora imza atar. 2005 yılında ise projesini kendisinin geliştirdiği ‘Güneşin İzinde’ adlı belgeseli yapmaya başlar. Sanatçı çalışmalarını halen Beyoğlu Aşmalı Mescit sokaktaki atölyesinde sürdürmektedir.



hem resimlerini hem de belgesellerini çok beğeniyorum.Keşke belgeseli TRT 1 de ve daha uygun bir saatte olursa çok sevinirim.
hoşçakalın.
ben ırandan size yaziyorom ve çok turkçe yazmağım iyi değil ama bunu demek istiyorom ki ben anadoluyun botun afsanelerını ahmet göneştekinin resimlerinden öğrendim ve onun programı* göneşin izinde* bir şaheser gibi değerli
programı çok beyenerek izliyorum hiç bitmesin akşamları 20 00de yayınlansın istiyorum bizlerin böyle programlara ihtiyacımız var başarılar
herseyinizle süpersiniz müziginiz renginiz olayınız sanatınız kelimerlele tarif edilemez acıkcası tabi benim için öle çünkü sizi seyrederken gençligin gercekten cok uzaklara gittigi daha iyi anlasılıyor çünkü böyle güzelliklerin hiç biri farkında degiller dinledikleri müziklerde bile hiç bi anlam yok müzik diyorum çünkü dinlerken seyrediyosunuz ya içinizde bişeyler büyüyo ve daha fazlasını sanatın içinde daha fazla yasamayı istiyosunuz sizin program böle bişe işte tek kelime ile süpersiniz tebrik ediyorum ve sizi kutluyorum bide erken saat olayı var oda olsa daha süper olacak dimi:):):)
ahmet abe ben bi batmanlı olarak seninle gurur duyuyorum bende resimle uğraşıyorum resim çizmeyi çok seviyorum ben batman zübeyde hanım ilköğretim okulunda okuyorken siz ve haberci ekibi bizim okulda bi konferans düzenlemiştiniz ben o konferanstan çok etkilenmiştim resim çizmeyi daha çok sevmiştim ve batman genelinde resim yarışmasında okullar arası yağlı boya tuvalimle birinci oldum bunda sizin katkınız büyük teşekkür ederim.bu arada sizin yegeninizle komşuyuz adı cengiz güneştekin benim yaşım 20 ve resim öğretmeni olmayı istiyorum. saygılar..
esrleriniz ve yorumunuza hayran kaldım, hem resimlerinizle hemde sözcüklerinzle sanat anlayışınızı ve kendinizi çok güzel ifade ettnz. bi batmanlı olarak bu başarılarınızdan batmana kültür sanat alanında bişeyler yapmanızı beklerim… burda sanata yoğun bi ilgi ve açlık var ama yeterli çalışmalar yok. yapılan çalışmalar ise yetersz sizden bu çalışmalara katkıda bulunmanızı dileriz… sevgilerle…
o bir baş yapıt…o bir sarı, turuncu kahverengi..o bir güneş..o bir deha..o bir cehennem bakışlı:) o bir anadolu..o bir o bir o bir adam gibi adam,şaheserler yaratabilen….
Şefkat İşlegen atölyesi öğrencilerinden biriyim.Resimleriniz beni büyüledi,sanki efsanelerin içinde hissettirdiniz.Elinize yüreğenize sağlık .Ülkemizde kendini yetiştirmiş, böyle sanatçıları olması gurur veriyor.Güneşiniz sizi hep aydınlatması dileğiyle…
yorum yapmakmı…:))) ben hadtimi bilirim…güzel-harkulade demeye bile utanırım..tanrının yarattığına yorum yapma hakkım olmadığı gibi..o kadar güzel eserlerki ben kimimde fikir belirtiyim:)o bir güneş işte ..güneşe yorum yapılırmı..ışığı ve eserleri gözlerimi kör ediyor..dilim tutuluyor..ne diyim daha ne diyim:)